İnsana rağmen…

Tabii ki Türk aklı yine devreye girdi. Neden bilmiyorum ama bir şekilde bu ülkede er sahibi olan insanlar bir anda o ana kadar olan tüm kalite, birikim, deneyimlerini bir kenara bırakıp o konumun gömleğini üstlerine giyiveriyorlar.

Tıpkı Almanya’ya göç eden ama Doğu Anadolu doğasının gereği olan evinin altındaki ağılı orada yaşamaya çalışan gurbetçiler gibi.

Bir anda sahip olan akılcılık devre dışı kalıyor. Hamaset, yaltaklanma, durumdan vazife çıkarma ve tabii ki kraldan çok kralcı olma durumları baş gösteriyor. Son örnek Kulüpler Birliği Başkanı Mehmet Sepil.

Bakmayın siz adlarının birlik olduğuna. Sadece para sayarken birlik. 18 kulüp birlikte hiç karar alamıyorlar. 18 yetişkin içeride 5 saat konuşuyor ama çıkınca ikisi aynı şeyi anlatamıyor.

Birbirlerinin arkasından kazdıkları kuyunun haddi hesabı yok. Tek kulüp için ortak hazırlanan bildiri, sonradan anlaşılır ki sadece 3 kulüp yazmış. Diğerleri görmemiş bile. Hani Hababam’da Şaban’ın ağzından yazılan aşk mektubu gibi. Şaka gibi koca koca işadamları.

İşte en son bu adamların başkanı bir açıklama yaptı. Ligler play-off’a gidebilir, tescil edilebilir veya Nisan’da başlayabilir. Hadi bir tane de ben ekliyorum. Hiç oynanmayabilir.

Öncelikle kendisini engin öngörüsünden dolayı tebrik edelim. Maç önü görüşlerinde de her maçın üç sonucu olduğunu söylüyordur mutlaka.

Gelelim önerileri teker teker çürütmeye;

Hangi bilimsel veriye dayanarak maçları Nisan’da oynatıyorsun?

Daha ülkede yapılan test sayısı resmi rakamlarla an itibariyle 20345 konan tanı 1236. Bu oran oldukça yüksek. Her gün 700 kişinin öldüğü İtalya’da dahi salgının başlangıç seviyesinde olduğu söylenirken bizim Sepil Başkan Nisan’da lig oynatıyor. GEÇTİK!!!

Ligleri bu haliyle tescil edecekmiş. Pardon? Son yılların en bıçak sırt zirve mücadelesi, kümede kalma mücadelesi yaşanıyor. Sadece büyükler değil bu sefer bir Anadolu takımı işin içinde. Sen kime anlatacaksın, ben liglerin bitmesine 8 hafta varken ligleri bitirdim, şampiyon X takım demeyi? GEÇTİK!!!

Geldik bence en orijinal fikrine. Play-off. Daha önce Türkiye’de gereksiz bir şekilde uygulanmış bir sistem olan play-off bu seferde Sepil Başkan tarafından önerildi. Hem de nihayete ermemiş bir sezonda. Yani daha oynanacak 8 hafta, daha sonuca katkı yapacak 14 takımı etkisiz kılacaksınız, yok sayacaksınız ve en tepedeki 4 takıma diyeceksiniz ki ”Haydi bakalım, sizi birbirinize vuralım, kalanı şampiyon yapalım.”

Yok öyle güzel İstanbul, GEÇTİK!!!

Belki bu süreç içinde Kulüpler Birliği bir araya gelerek sağlık çalışanları için bir fon yaratılmasına ön ayak olabilirdi. Öyle ya milyonlara TL’nin giriş çıkış yaptığı bir kurumdan bahsediyoruz.

Ama onların tercihi insan sağlığından yana değil, değirmenin her ne koşulda olursa olsun dönmeye devam etmesinden yana oldu. Bu yüzden federasyona net tavırlarını koyamadılar. Bu yüzden bizim için sporcu sağlığı ön plandadır diyemediler.

İnsana rağmen topun sekmeye devam etmesini istediler. Başaramazlar. Herkesin emir kulu olmadığı bir dünyada, hür iradeyle de yaşayan bireylerin olduğu bir dünyada insana rağmen zorla olmaz.

Eyyy TFF…

Türkiye Cumhuriyeti’nde halen futbol seyretmek durumunda kalan bir vatandaş olarak aşağıdaki sorularıma cevap bekliyorum.

Covid19 insan sağlığını tehdit eden bir salgın hastalık mıdır?

UEFA 2020 yılı içinde tüm takvimini Covid19 sebebiyle mi değiştirmiştir?

Tüm Avrupa ülkeleri, UEFA ve pek çok ülke erteleme ve iptal kararları alarak gereksiz bir eyyam içinde mi hareket etmektedirler?

Tüm Avrupa genelinde halen futbol oynanan tek ülke Türkiye midir?

Herhangi bir futbol maçı esnasında sportif faaliyetin gerçekleştiği alanda bulunması icap eden görevli personel sayısı nedir?

Türkiye’de halen top oynanıyor olmasını hangi bilimsel temellere dayandırarak karara bağladınız?

Tüm futbol organizasyonunun devamı kararı verilirken Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu ile bir istişare içinde bulundunuz mu?

Tüm ülke genelinde tenis, yelken, vb tüm federasyonlar faaliyetlerinin tümünü askıya alırken sizlerin devam etme motivasyonunuz nedir?

Bugüne kadar TFF Yönetim Kurulu olarak kendi iradenizle hiç karar aldınız mı?

Corona günlerinde aşk (zorlaması)

Dünyaca ciddi bir sınavdan geçiyoruz. Bu herkesin ortak görüşü. Kimi bu sınavı fiziksel-biyolojik direnç boyutunda değerlendiriyor. Kimi manevi-mental boyutta. Kimi teknolojik-dijital boyutta. Ama aslolan tek gerçek insanlık ciddi zor zamanlar yaşıyor.

Onlarca yıl endüstri devlerinin, batılı emperyalist güçlerin birazda kendi onay ve rızasıyla çöplüğü olarak kullanılan Çin’den çıkan bir virüs tüm dünyayı avucu içine aldı ve hayatı un ufak ediyor. Evet, belki bazı uzmanların dediği gibi trafik kazaları ve grip kadar can almadı henüz ama insanların günlük yaşamına vurduğu sekte asla göz ardıedilemeyecek kadar büyük.

Onlarca büyük ticari organizasyon, fuar, festival, konser, seminer, turnuva ertelendi. İptal edildi. Milyonlarca insan tatillerini uçuşlarını iptal ettiler. Herkes bir çaba içinde dünyanın tüm ülkelerinde tüm yetkililer bir şekilde halklarını bu hastalıktan korumak, zararı minimize etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Peki ama yeterli mi?

Bazen içimize işlemiş nalıncı keseri modunu üstümüzden atamamamızın sebebi ne?

Biz her zaman adalet değil de aslında çıkar mı arıyoruz?

Bu hafta derbi haftasıydı. Evsahibi takımlardan avantaja sahibi Galatasaray başkanı Mustafa Cengiz konuyla ilgili hiç konuşmazken seyircisiz oynama kararı çıkınca maçlar ertelensin dedi.

Neden? Neden seyircisiz kararı çıkmadan maçlar ertelensin demedi. Ki aslında yapılması gereken o. Avrupa genelinde İtalya, İspanya, Portekiz, Belçika, Hollanda, Avusturya, Fransa, Danimarka, Almanya, İngiltere, toplam 10 ülkede futbola dair tüm aktiviteler süresiz ertelenmişken, UEFA acil bir karar ile tüm organizasyonları süresiz askıya almaya hazırlanıyorken sen niye ertelemeyip sadece seyircisiz oynatıyorsun.

Hem de seyircisiz oynatma kararını verdiğinin ertesi günü İstanbul’daki herkesi Başakşehir maçına çağırıp ” Vur vur inlesin, Avrupa dinlesin” edebiyatı yapıyorsun.

Bunun sebepleri belli. Türkiye’de sistem adalet aramaz. Türkiye’de sistem orta yol için vardır. Türkiye’de otorite yönetim için değil, durumu idare için vardır. Bu hafta itibariyle maçlardaki kararlara da bakılınca haftanın geçilmesi gerektiği gibi geçildiği de görülür.

Arık liglerin ertelenmesi için bir engel yok. Ben bu hafta içi TFF’den erteleme kararının gelmesini bekliyorum. Gerçi kararı onlar vermeyecek ama belki onlar okur kağıttan.

Sevme hakkı

Ben o zaman gençtim ve taraftarlığımın en koyu zamanlarını yaşıyordum. Tuttuğum takıma birileri bir şey dediğinde köpürüyor, karşısında durup ona bir cevap vereni de delice destekliyordum.

İşte o zamanlarda bir adam vardı. Bir hakem eskisiyle televizyon ekranlarında program yapıyordu. Bu kadar mı zıt iki karakter olur? Bir tanesi rengarenk gömlek, kazak kombinleri ve fularlarıyla bir beyefendi Hıncal Uluç ve Erman Toroğlu.

Zaten Erman Hoca en sevdiğim futbolcu Okan’ın bacağının kırılmasının müsebbibiydi. Öyle düşünürdüm yani. İnsanın zihinsel evrimi için onbinlerce yıla gerek yok. Sadece resme dışarıdan bakmak gerekli.

Aradan yıllar geçti. Dedim ya oyuna bakışım değişti ve gelişti. Empati kurmaya başladım. Sahadakilerle ve her şeyden önce karşı tribündekilerle. Sonra evlilik ve çocuk ve haftasonları için başka güzellikler.

Ama bu iki zat televizyon kanallarında yerlerini hep korudu. Ancak bir farkla biri evrildi, olumsuz yönde. Bence elbette. Artık o salon beyefendisinin yerinde başka bir adam oturuyor. Evet yine renkli gömlekler ve fularlar var ama eskisi gibi havalı değil. Albenisi yok. Cıvıl cıvıl değil. Kahkahalar şen şakrak değil. Çünkü sevmiyor artık.

Sanki kimseyi sevmiyor. Her söylemi nefret dolu. Sürekli olumsuz eleştiri içinde. Onun dışında herkes yanlış biliyor. Herkes sahtekar. Tüm teknik direktörler iş bilmez, oyuncular numaracı. Zaten artık Galatasaray’ı da tutmuyormuş. Onun tuttuğu takım bu olamazmış falan.

Her sene bir lise edebiyat kitabından alıntı yaptığı kısa bir öyküyü okurum boğazım düğümlenir. Saat kordonu ve tarağın öyküsü. Bilen bilir. Bu sene o bile heyecanlandırmadı beni. Çünkü biliyorum bu öyküyü o sayfaya koyduran artık aynı sevgi dolu insan değildi.

Nefret bir bedende çok fazla barınmamalı, sadece bunu biliyorum. Uzun süredir yaşadığım pek çok olaya kimilerine göre sessizliğim kimilerine göre vurdumduymazlığım bu yüzden. Ne unuttum ne affettim. Sadece nefret etmeme hakkımı kullanıyorum.

Sevmese bile insanoğlu, sevme hakkı saklı kalmalı.

Besin kaynağı; düşmanlık.

Aslında aynı konu üzerinde iki yazı yazmak istemezdim ama az önce okuduğum bir tweet maalesef yazma gerekliliği doğurdu. Ahmet Ercanlar diye bir gazeteci var. Kendisi bu işten para kazanıp, çoluğunun çocuğunun rızkını çıkarıyor. Yani anlayacağınız benim gibi öyle amatör falan değil. Bildiğiniz profesyonel bir kalem üstadı.

Pazar günkü maçta tribünde açılan pankartla ilgili bir yorumda bulunmuş.

” SENİ DE, SENİ SEVENİ DE SEVMİYORUZ…”

Bu sözler her ne kadar nefret içerikli olsa da yukarıda Allah var. Taraftar elinden çıktığı zaman yine bir taraftar olarak benim tarafımdan bir nebze anlaşılır olabiliyor. Neticede bu coğrafya ” SENİ SEVMEYEN ÖLSÜN” diye naralar atan başkan gördü.

Ancak Ercanlar’ın konuya yaklaştığı açı hiç bir insan tarafından kabul edilebilecek bir bakış açısı değil. Ve ben o pankart için eli fırça tutan hiç bir Fenerbahçe sevdalısının bu hasta zihniyetle o yazıya renk kattığına inanmıyorum.

Sabahlara kadar stat otoparklarında iki büklüm yazı yazan 15-16 yaşındaki çocuklar bu kadar sapkın olamazlar. Çünkü onların da Galatasaraylı dostları, anne-babaları, sevgilileri var. Bu sapkınlık ancak youtube kanalı için sıcak koltuğuna kaba etini yerleştirip ahkam kesen bireylere has olabilir.

Neymiş düşüncesi malum zatın? Hemen paylaşayım.

Efendim, malumumuz Apo ve Fetö Galatasaray taraftarıymış. Dolayısıyla burada bu pankartta asıl hedef alınan terör örgütü mensuplarıymış.

Ben yazımın bundan sonrasını çok daha sert yazmayı arzu ederdim. Ancak bu sapık kişi için ne akşamın bu saatlerinde klavyemi, köşemi ne de zihnimi kirletmeyeceğim.

En çok üzüldüğüm şey bu parazitlerin ülkeyi futbol ve spor gibi eğlence öğesi olması gereken bir payda üzerinden bölme çabası içinde olması. Ancak şu hiç bir zaman unutulmasın. Yel kayadan ancak toz kaldırır.

Senin dil uzatmaya cüret ettiğin camialar seni boğmak için tükürmeye bile gerek duymazlar.

Keşke taraftarı olduğun Fenerbahçe tarihine biraz hakim olsaydın. Keşke gerçeklere karşı bu kadar kör olmasaydın.

Neyse çoktan dibe vurmuş bir kayık için çok fazla keşkeli cümle kurmaya gerek yok…

Gerçekleri tarih yazar, seni de bir yerlere karalar…

Olsun biz sizi seviyoruz…

Türk sporunun asırlık çınarları bilmem kaç bininci kere karşı karşıya geldi. Kerameti kendinden sayan futbolcular hiç havaya girmesin. Yazlıkta tavla oynayan iki emekli kafadar dahi eğer düşman(!) kardeşlerin sevdalısıysa o zarlar bir başka atılır, kahkahalar bir başka patlatılır.

Kimse kusura bakmasın, saygımız sonsuz ama mahallenin abisi Beşiktaş hep boynu bükük bakar bu rekabete. Bu voleybolda böyledir. Basketbolda böyledir. Yelkende dahi böyledir. Kalamış’ta yan yana tesislerden çıkan küçücük çocuklar eğer suda rakiplerini görürlerse bir başka yatarlar trapeze, bir başka asırlırlar iskotalarına.

Bu aslında gurur duymamız gereken bir rekabet ve zenginlik iken biz her şeyi çirkinleştirmenin, yozlaştırmanın kolayını bulmuş bir millet ve maalesef nesil olarak tüketmiş durumdayız dostluğu.

Asırlık rekabette en yakın dostluk pozu Lefter ve Metin Oktay’a ait ise eğer. Taraftarlar karşılıklı olarak takımlardan 2 oyuncu dahi saymıyorlarsa saygı duydukları burada kimse masum değildir.

Pazar akşamı Galatasaray bir tarihi yıktı. Artık 21 yıldır yenilmeyen Fenerbahçe yok. Artık 4 yıldır Kadıköy’de yenilmeyen Galatasaray var. Demem o ki; bunlar çok önemsiz şeyler. Gün sonunda hatırlanan inanın sahada itekleşen futbolcular, kırmızı kart gören antrenörler, hatalarından ders çıkartmayan hala hakem suçlayan yöneticiler, nefret içeren pankartlar, taraftar dövmek için free runner olmuş vizyoner başkanlar oluyor.

Ve bunların alayını bir araya getirsen, bir Lefter’in, Sinyör Bartu’nun, Kral Metin’in, Turgay’ın bıraktığı hoş sada kadar ses bırakmıyorlar kubbede…

Tüm ünvanlar ve futbol gerçeği…

Şu Sportif Direktör ünvanına bir türlü alışamadım ben. Aslında çok havalı bir şey. Yani misal koskoca Fenerbahçe Spor Kulübü’nün Sportif Direktörü oluyorsun. Yani on küsür şube senden soruluyor. Futboldan tut, basketbol, voleybol, masa tenisi, yüzme, yelken, atletizm ve daha niceleri senin sorumluluğunda. Değil mi yoksa?

Comolli o işlere bakmadı mı? Hımmm…

Peki o zaman sanırım kartvizit yanlış basıldı. O aslında Futbol Direktörü olmuş. Futbola dair her türlü iş ondan soruluyordu. Transferler, teknik direktör seçimi, ödemeler, kamp yeri seçim ve planlama, alt yaş grupları futbol programları vs…

Bu da mı olmadı?

Peki ne iş yapıyordu, bu adamcağız?

Lütfen Fenerbahçe’yi çok sevdiğim için veya daha önceki başarısız bir diğer örnekte aynı kulüpten geldiği için Comolli örneği üzerinden gittiğimi sanmayın. Eminim bu Galatasaray’da da aynı olurdu. Beşiktaş’ta da. Ama mesela Galatasaray özelinde şu söylenebilir; Fatih Terim gibi bir figürün üstüne kimi koyabilirsin. Belki rahmetli Metin Oktay veya Gündüz Kılıç olur ancak.

Egomanyak insanların olduğu yerlerde hele harcanan paraların hesabınında verilmesi gerekmiyorsa bu tür atamalar son derece normaldir.

Önce kurumsallık imajı için içinde bol miktarda direktör-koordinatör kelimesi geçen ünvanlar dağıtılır. Bu işi yaptığına kanaat getirilmiş özellikle yabancılar veya satışını iyi yapmış piyasa sahibi yerliler işe alınır. Sonra kapalı kapılar ardında veya alenen bu insanlara ayar verilerek sınırları belirlenir ve o çiftliğin aslında kime ait olduğu net bir şekilde ortaya konur. Her maç sonrası kamera karşısına çıkıp konuşmak bu ülkenin en zengini için bile keyifli olabilir. Sonra o anlarda yetmez. Belli aralıklarla çıkılıp gazlar alınır, taraftar gaza getirilir, sokağa çağırılır. Kulüp televizyonunda ve diğer kanallarda ağlama seansları düzenlenir.

Toplum gerilir ama olsun çok da önemli değildir. Sonra işini doğru yapmayan sportif direktör kovulur. Sonra teknik direktör kovulur. Sonra takımda ahengi bozan oyuncular gönderilir. Tabii ki yanlarında tazminat dolu çantalarıyla. Ama hesabı kimse sormaz.

Sonra camiayı çok iyi bilen, takımın abisi geçici olarak takımın başına gelir. Ama tabii ki sistem oturtması için 6 aylık sözleşme yetmez. En az 1,5 yıllık sözleşme gerekir. Hem zaten o kağıda imza atmaz ki, kalplere atılır imza. Para hiç önemli olmamıştır. Sonra sezon kötü biter. Ve yönetim ve başkan hizmetleri için o abiye teşekkür eder ve tazminatını öder ve ayrılırlar. Ve yeni bir teknik direktör gelir.

Ve bu böyle devam eder,eder,eder…

Rotariu vurdu…

Tabii ki tutkumuz gereği okuyorum spor yazarlarını, köşelerini, yazılarını. Görüşlerini beğenmesem de, katılmasam da okuyorum. Çünkü gündemi takip etmemin başka bir yolu yok.

Sosyal medya, yazılı ve görsel medyayı takip edeceksin ki haberin olsun. İşte bu yazıların bazıları oldukça sığ. Çünkü zaten bu insanlar sırf eski futbolcu, hakem, antrenör veya birilerinin kayınçosu, akrabası kontenjanından köşe kapmışlar ve yazıları ancak revize edilirse ilk öğretim düzeyinde anlam içeriyor.

Diğerlerinin pek çoğunu okuduğum zaman ise sanki şirket IT uzmanıyla konuşmuş gibi hissediyorum kendimi veya hukuk danışmanıyla.

İşte bundan hiç hoşlanmıyorum. Çünkü ben bu futbolu sevmedim. Ve inanıyorum ki bu duruma maruz kalıp halen takip edenlerin büyük çoğunluğu da benim gibi.

2 senedir ülkemizde VAR sistemi aşağı, VAR sitemi yukarı, bir kavga yaşanıyor. Görüntüler, çizgiler, diyagonaller, 3 cm ofsaytlar, omuzdan çizmemiş-aslında baldırdan almalıymış. AVAR o sırada odada değilmiş. Kelecinin kramponunun arkası çizgideymiş, o yüzden tekrar olmazmış, mış, mış, mış…

Ben ilk maçıma gittiğimde hiç bir şey anlamamıştım. Futbolcuları hiç görmemiştim. Ali Sami Yen Stadyumu’nda sonra numaralı olarak anılan tribünün alt katında seyrettiğim bir Fenerbahçe maçıydı. Kazanmıştık. Ben bir tek babamı tanıyordum. Ama sanki o herkesi tanıyordu. Gollerden sonra herkese sarılıyordu. Sanırım 3 tane olmuştu. Bir de yaşlı bir amca vardı. Gollerde beni havaya atıp ”Sen uğurlu geldin” diye bağırıyordu.

Sonra büyüdüm.Daha çok maça gittim. Beni o stada çeken hiç bir zaman ne futbolcu oldu, ne oynadığımız maçın önemi. Hep kapalının merdivenlerini çıkınca göreceğim yeşil için gittim ben maçlara. Maç öncesi suyla ıslatılan çimlerden gelen taze koku.

”Biz büyüdük ve kirlendi dünya” demek istemiyorum. Futbolun dinamiklerini hatta hayatın dinamiklerini çok iyi bilen bir insan olduğumu da söyleyebilirim rahatlıkla. Ama her şeyi bu kadar rahat tüketmek beni rahatsız ediyor işte.

Futbolu istatistikler, grafikler, ileri-geri sarmalar, mahkeme salonları ile değerlendirmek biraz itici olmuyor mu?

Oysa futbol bir kış günü İstanbul’da sadece sizin tepenize kar yağarken son dakikada çekilen şutun çizgide çamura saplanıp kaldığı ve belki muhtemel Avrupa şampiyonluğunuzun 8 sene ertelendiği çok güzel bir oyun.

Keşke bıraksaydık öyle kalsaydı.

İki taş, bir kale…

Ayak topunun oynandığı ligimizde işler iyice kızışmaya başladı. Kulüplerimizi idare eden yöneticiler federasyon üzerinden birbirlerine ayar vererek taraftarlarına inceden mesajlar veriyorlar.

Diyorlar ki ‘ Bu sene bizim şampiyon olamayacağımız belli. Bunun sebebi Hasan Hüseyin federasyonunun Çatladıkapıspor’a kol kanat germesidir.’ Bizim gözüpek cengaver taraftarlarımızda yiyor tabii bunu. Yemeyen de sabaha bırakıyor. Çoğunlukta 3 aylık maaşını verdiğini akıllı telefonu vasıtasıyla twitter üzerinden bedelsiz idareci trollüğü yapıyor.

Ve bu düzen yıllardır bu şekilde işliyor. Aslında herkes memnun.

  • Futbolcu en memnun. Gün sonunda parasını mutlaka alıyor.
  • Yönetici zaten yola çıkarken popülaritesini arttırmak için gayesi güdüyor.İş çevresi güçleniyor. Hele başkansa cumhurbaşkanına kadar tek telefonla ulaşabilecek bir erke sahip oluyor. Tanınırlık düzeyi ise kesinlikle tüm bakanların üstünde.
  • Teknik direktörler her daim iş buluyor. Çok değişik ve algılaması çok kolay bir algoritma ile sirkülasyon yaşanıyor kulüpler arasında. Çalımbay-Karaman-Hamzaoğlu-Tuna-vs. sırasıyla değişiyorlar. Komik…
  • Medya ve mensupları için bir kulübün başarısı demek diğerlerinin başarısızlığı demek. Başarı 1 satıyorsa başarısızlık 3 satıyor. Kaybetmek yok.
  • Taraftar ise karışık bir durum. Üzüldüklerini, üzüldüğümüzü düşünürdüm. Ama sanırım öyle değil. Tüm toplum artık kirden, kaostan beslenir oldu. Kendi takımının kazanmasını değil, diğerinin kaybetmesini bekleyen seyirciler var artık. Gol sevinci karelerine bakın. Birbirine sarılan futbolcuların arkalarına bakın. Eskiden yuvarlanan insanların yerini telefonla görüntü alan seyirciler aldı. Onlarda üzülmüyor gidişattan dolayı. Çünkü tek istedikleri tatmin. Eksik olan yönlerini futbol vasıtasıyla tatmin etmek istiyorlar.

Holiganizmin ilk çıktığı yıllarda İngiltere’de işçi sınıfı mensubu gençler işsizlik, maddi imkansızlık, sınıf ayrımına dair tepkilerini statlarda ve dışarıda futbolu kullanarak verirken en azından netlerdi, dürüstlerdi ve sadece ellerini kullanıyorlardı. Şimdiki gibi ellerindeki akıllı cihazları değil.

Her dönem milyonların hayatına dokunan, ülkeleri bölen-birleştiren, iç savaşları durduran, nice şairlere ilham olan o güzel oyun nasıl bu kadar çirkin hale getirmeye hiç birimizin hakkı yok.

Futbolu elbette ömür boyu iki taş arası kale halinde tutmak mümkün değil ama insan hayal etmekten kendini alamıyor.

50 saniye…

Geçtiğimiz hafta bir helikopter kazasında hayatını kaybeden Bryant’la birlikte yaşayan efsaneler takımı efsaneler takımına bir transfer daha gerçekleştirmiş oldu.

Elbette bu zamansız ölüm tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de geniş bir yankı buldu. Kobe’nin bu zamana kadar pek anlatılmayan yüksek sporculuk ahlakı ve insani yönleri, daha iyi olabilmek için adanmışlığı yazıldı, çizildi.

Hatta zamanında doping yüzünden tarihi cezalar alan TBF başkanımızın dahi Kobe’ye karşı oynadığı maçlar, hatta yaptığı muhteşem blok anlatıldı. ‘Bravo Hido!’ demeyi atlamayalım.

Neticede her ölümün arkasından yangın yerine döner ortalık ama köz hep düştüğü yerdedir. Hayat devam eder, ama sadece birileri için.

Neyse, konumuza gelecek olursak eğer. Yabancı ülkeler her daim örnek sporcular çıkartabilirken, gençlerini, amatörlerini bu ilham kaynaklarıyla motive edebilirken biz nasıl oluyor da sonsuz bir kuraklığın içinde debelenip duruyoruz.

Yurtdışında genç sporcuları her spor dalında motive eden, ileri iten bir figür mutlaka var. Bunlar sadece çok para kazanmıyorlar. Hatta bazıları profesyonel sporlarla bile ilgilenmiyorlar; uzun mesafe yüzücüleri, kaya tırmanıcıları, yelkenciler, snooker sporcuları, atletler, voleybolcular vs.

Hepsi alttan aynı branştan ve farklı branşlardan gelen çocuklar için birer ışık ve aşılması gereken birer çıta olarak duruyor önlerinde.

Peki ya bizde. Kadın Voleybol sporcularımız hariç örnek verebileceğimiz bir tek takımımız var mı? Örnek verebileceğimiz kaç sporcumuz var? Olanlara medyanın ilgisi ve halka tanıtım katkısı nedir?

Mesela kaç çocuk hatta yetişkin tanır Ali Can’ı , Ecem’i  veya İbrahim’i veya İrem’i?

Bunlar belki ancak 3-5 sene Survivor’da tanınırlar ülkemiz tarafından aynı Derya Büyükuncu gibi.

Ama herkes Arda’yı tanır, hatta barda dövdüğü şarkıcının kolundaki dövmeyi bilir. Hastanede ateşlediği silahın bilmem kaç mm’lik olduğunu bilir. Caner’in kaç beygir araba kullandığını, Lemina’nin kız arkadaşının saç rengini, Emre’nin kaç tane arabası olduğunu bilir.

Çünkü satan budur. Çünkü halka ne verirsen onu alır. Ve kalitesizlik ucuzdur. Bunları haber yapmak için kaliteli haberciye ihtiyaç yoktur. Takip etmek gerekmez. Bu haberler için çabaya ihtiyaç yoktur. Sadece gece kulüplerinin önünde olmak yeterlidir. Hatta biraz şansın varsa, biraz burnuna girersin adamın kameranı kırar ve alsana bir maaş ikramiye.

Ama diğeri emek ister. Tek bir olimpiyat kotası için 7 yaşında başladığı sporda 15 yıl boyunca haftanın 6 günü sabah 6’da suya çıkan 8 saat sırılsıklam vaziyette rüzgarı göğsüne yiyen o çocuğun hikayesini, her gün, her hafta onu antrenmana taşıyan ailesinin, antrenörünün hikayesini dinlemek ve sayfalara aktarmak kolay değildir. Çaba ister, yürek ister, empati gerektirir.

O yüzden kimse bilmez Ali Can ve Ecem’i.

O yüzden bilmezler Türk kadınının en güzellerinden İrem’i.

O yüzden anlamazlar İbrahim’in 50 saniye için 19 sene çalışmasını ve arkasındakileri.

İnsan anlamadığı bir şeyi aktaramaz, anlatamaz.

Bizlerin spor ekranlarında çirkinliklerini gördüğü, magazin ekranlarında olaylarını takip ettiği sporcular ise hayatın doğal akışında olması gereken şeydir, ötesi değil. Her insan aynı eğitimi almaz, aynı ortamda büyümez, aynı şeylere aynı tepkileri vermez. Farklıdır insanoğlu. Güzel olan budur zaten.

Yabancı ülkelerde spor kahramanları var konusuna dönecek olursak eğer, onların hepsi kahraman mı? Elbette hayır. Ancak kahramanlara en az skandallar kadar yer vermeyi biliyorlar ve ileri gitmenin yolunun iyiyi yüceltmekten geçtiğini çoktan öğrenmişler.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın