Saygı duymuyorum…

Sonda söyleyeceğimi başta söylemek en doğrusu. 2019-20 sezonu şampiyonu Başakşehir’i tebrik etmiyorum. Ve elde ettikleri başarıya saygı duymuyorum.

Bundan sadece 6 sene önce siyasi kaygılar ve kocaman bir kuyruk acısını cezalandırmak için olgunlaştırılan bir proje bugün türlü düzen neticesinde meyvesini verdi. Konu bundan ibarettir. Bu ilktir ve sondur.

Bu şampiyonluk ancak böyle dandik bir senede kazanılabilirdi ve öyle oldu. Tüm emeği geçenler kutlasın, alkışlasın. Ama ben zerre parmak şıklatmam.

Kimi kalemşör ve köşe kapmacılar gibi lafı dolandırmayı da sevmiyorum.

Yok efendim ” sistem şöyleymiş, böyleymiş ama teknik ve futbolcuların alın terini yoka sayamazlarmış”. Peki yoka sayılan diğer alın terler, gözyaşları ne olacak?

Yok öyle yağma! Saman altından su yürütülerek amaca ulaşılmıştır.

Doğrusu kinaye yapmak için bile tebrik edesim yok. Benim gözümde hiç vasfındadırlar…

Hancı mı???

Milliyet gazetesine konuşan Özdemir, “Benim işim kulüplerle. Bu işte muhatabım kulüpler. Antrenörler gelip geçici. Maalesef kulüplerimizde bugün varlar, yarın yoklar. Kalıcı olan kulüplerdir. Ben tüm kulüplerimizle yazıştım. Onların görüşlerini ve isteklerini aldım. O danışma sürecinden sonra biz TFF Yönetim Kurulu olarak gelecek sezondan itibaren “yabancı futbolcu ve oyuncuların uygunluğu esasları”nı belirledik. Bu adımdan geri dönüş yok!” ifadelerini kullandı.

Yukarıdaki paragrafı ajansspor.com sitesinden kopyalayarak alıntıladım ki aktarırken anlamda kaydırma yapmış olmayım. Bu veciz sözlere halel gelmesin.

Türk futbolunun hancısı Nihat Özdemir buyurmuş ki antrenörler yolcuymuş. Değişik bir önerme tabii nereden baksan. Zira kendisinin futbol geçmişi nedir bilmiyorum ama şu anda Türkiye Süper Ligi’nde görev yapan en genç teknik direktörün dahi en az 30 yıllık bir futbol geçmişi vardır oyunculuk dönemiyle birlikte. Bazılarının ise belki 30-40 seneye yaklaşan bir teknik sorumluluk dönemi. Evet hepsi belki aynı takımlarda görev almazlar sürekli. Ama bu insanlar profesyoneldir ve gittikleri her kulüpte dinamikleri yaşarlar, ortamın bir parçası haline gelirler. Kulüp vücudunun önemli bir uzvu olurlar. O camiaların çoğu zaman ağzı, dili olurlar.

Bu insanlar yok sayılarak bir karar verilemez. Hele bu insanları yok saydığını söylerken adres olarak kulüpleri göstermek ise komikliğin daniskasıdır. Zira kulüpleri ne oluşturur?Kulüpler nasıl birer organizmadır?

Kulüpleri muhatap alırım derken başkanları kastediyorsan cümleyi net kurmalısın, Nihat Bey. Ama kuramazsın. Çünkü o zaman o başkanlardan pek çoğu çıkar ve sana bizim görüşümüz alınmadı cevabını verir.

İşin aslı aldığın tamamen yanlış ve kesinlikle er-geç değişecek kararı, Türk futbolunun en önemli figürüne bulaşarak bulandırmaya çalışıyorsun ama gören göz bunu yemiyor. Bu alınan karar nasıl alınmıştır, bu karar alınırken futbol emekçilerinden kimlerin görüşleri alınmıştır?

Sadece menajer ve küçük anadolu kulüplerinin kasasını kısa vadede doldurmaya yönelik olan bu karar külliyen bir fiyaskodur.

Gönül ister ki; 3 büyükler bu oyuna gelmesin ve her şeyi göze alarak aralarında bir protokol yaparak iç transferde TL anlaşma yapacaklarını bonservis için misal 3.000.000 yıllık ücret içinde 1.500.000 TL üzerine çıkmayacaklarını açıklasın.

O zaman bu karar tokat gibi insin alayına. En fazla almazsın dışarıdan topçu. Sende oynatırsın Rıdvan, Yunus, Faruk’u. Ve o zaman görürüz bu çocukların Mert’ten, Hakan’dan bir eksikliği olmadığını. Ama çok zor bu tabii.

Yazıyı bitirirken içimde kalmasın; bir telefonla iş başı yapıp yine bir telefonla masadan kalkacak birisinin hancı-yolcu raconu kesmesi çok komik oluyor.

Kaptanlık

Benim seyrettiğim ilk kaptan Cüneyt Tanman’dı. Sahada takım elbise giyse, sırıtmazdı. Bir insan bu kadar mı beyefendi olur. Bu kadar mı şık durur formanın içinde. Bir defans oyuncusu bu kadar mı nazik olur. Sonra aynı kadrodan zaman zaman Erhan Önal aldı pazubandı. Sonra İsmail.

Sonra yeni kuşak üstlendi görevi. Tugay Kerimoğlu taktı koluna bantı. Hiç düşürmedi yere. Sonra Cesur Yürek, Bülent Korkmaz. 2000 yılında Arsenal finalinde çıkık kolunu gövdesine sardırırken ateş çıkan gözleri ve onu gören Parlour’un kupayı kaybettiklerini anladığını gösteren bakışları bir futbol tarihi özetidir aslında.

Sadece ülkemizde değil, tüm dünyada nice kaptanlar var oldu. Kafasında sekiz-on dikiş maç tamamlayan, takım arkadaşaları maaşını almadan parasını almayan, kötü biten bir maç sonunda tek başına holiganların arasına girip hesap isteyenlere racon kesen.

Sonra her şey gibi o da ayağa düştü. Artık üçüncü maçına çıkan yabancı futbolcu kaptanlık bantı takıyor. Sebep çok mücadeleci oluşu. Veya takımda en uzun süredir oynayan yerli kaptanlık bantı takıyor.

Ama adamın kaptanlıkla, liderlikle, saha içinde tüm kulübünü temsil etmekle alakası yok.

Bu iş çok uzun süre önce esprisini yitirdi. Mesela Aziz Yıldırım ‘Naber lan Arda?” dediğinde. Kolay mıydı, bunu bırakın Metin Oktay’a söylemeyi, Bülent Korkmaz’a söylemek. İşte o zaman tüm bu seslenişi çeken kameralar şu cevabı da duyardı;

‘Aziz Başkan, ben Galatasaray Kaptanıyım. Benimle konuşurken dikkatli olun.’

Ama o çocuk ne yaptı? Bir şeyler onu rahatsız etti ama dillendiremedi. Ufaldı, küçüldü, ezildi, yok oldu. Çünkü ona giydirilen gömlek ona 5 numara büyüktü.

Aynı maç sonu 2 cümle kuramayan Ozan Tufan gibi. Aynı Necip gibi. Aynı saha içi liderliği rakip oyuncu ve takım arkadaşlarını sağa sola fırlatmak sanan Volkan gibi.

Ve maalesef bu yazıyı yazmama sebep olan son örnekte Hasan Ali gibi.

Sen kimsin ki yıllarca Lefter, Can Bartu, Müjdat, Alex gibi insanlar tarafından takılmış o pazubandı sahanın kenarına kaldırıp atıyorsun?

Ama suç sende değil. Şu anda hala o renkleri giyip antrenmana çıkıyorsan gerçekten suç sende değil!

Yönetimlere yerli sınırlaması

son 15 sezondaki 9. yabancı kuralı değişikliğimiz yürürlüğe girdi. Vatana millete, yavru vatan Kıbrıs’a hayırlı olsun.

Tarık Çamdal, Alper Potuk ve daha nicelerinin kulakları çınlasın. Avrupa’da dikiş tutturamayan nice türk menşeili veya birkaç yüzbin euroya top oynayan onlarca gurbetçi çocuğunda gözü aydın olsun. Artık banka hesaplarında milyonlarca euroları olacak.

Öyle ya, eğer Freiburg, Hoffenheim, Augsburg vs. yardırmaya devam etseler bu paralar kazanılır mıydı? Şimdi gelsin İstanbul geceleri, gitsin Mercedes G serileri.

Neymiş Türk futbolcusunun önü açılıyormuş. Hadi oradan. Türk sporcusunun önü en çok hangi dönemde açıldı, bir bakın bakalım. En çok avrupa transferi ne zaman gerçekleşti, bakın bakalım. Cengiz, Çağlar, Ozan, Merih neyin meyvesi bakın bakalım.

Arkadaşım, yerli yabancı yoktur. İyi ve kötü vardır.

Benim diyelim 200.000 TL param var. Ben bu paranın alabileceği en iyi arabayı alırım. Eğer benim yabancı diye bir takıntım veya yerli diye bir saplantım varsa, bu bana hata yaptırır. Kazık yerim. Soluğu serviste alırım. O 200.000 TL olur bana 230.000 TL. Sonra da satamam 180.000’e. İşte tam bu hesap.

Hani olur inşallah diyelim. Yerli ve milli otomobil yapılacak. O otomobilin yapım aşamasında tüm yabancı arabalar yasaklandı mı? Veya mesela sadece 200.000 yabancı araç satılabilir dendi mi? Veya Yerli malı rulman üretimini desteklemek için yabancı rulman alımı yasaklandı mı? Veya Türk dilinin korunması için yabancı dil yasaklandı mı?

Çok absürd geliyor değil mi bazı örnrekler. Evet, bence de.

Arkadaş, Bu ülke çocuğunun başarılı olmasını istiyorsan rekabete sokacaksın. Dizine gelmeyen top havuzunda yaşından küçük çocuklarla oynatıp o çocuğa ben güçlüyüm algısı verirsen okula başladığı gün ne olduğunu şaşırır.

12 yaşındaki oğlumun katılmasından en mutluluk duyduğum yarış her sene 25-30 ülkeden 400’ün üzerinde sporcunun katıldığı BIOR ( Bodrum International Optimist Regatta).

Böylece benim oğlum yabancı ülkelerden çocuklardan bir farkı olmadığını, onlarla aynı şartlarda, eşit haklarla rekabet edebildiğini, arkadaş olabildiğini, aralarındaki tek farkın istemek, azmetmek ve çalışmak kaynaklı olduğunu görüyor, yaşıyor.

Peki TFF neden bu ülkenin gençlerine bunu yaşatmak istemiyor?

Gençlerimiz

Altyapı çok önemli. Hiç şüphe yok. Sadece bu blogun konusu olan sporda değil. Sanayide, sanatta, zanaatta, her meslek alanında çok önemli. Çıraklık müessesesinin durmuş olması sırasıyla orta kademe eleman sonrada yetişmiş kalifiye eleman sıkıntısı doğuruyor. Sonra da liyakata hiç bakılmaksızın siyasi kaygılarla açılmış yüzlerce üniversiteden mezun olmuş, kifayetsiz binlerce genç mevki, makam sahibi oluyor ve sonuç kocaman bir boom.

Ama biz konumuz olan spora gelecek olursak. Örneğin Göztepe Yelken Şubesi daha önce dingi şubesinde yarışmamış, spor yapmamış yelkencileri yat takımına almıyor, alkış. Türkiye’nin açık ara en başarılı takım sporu olan voleybolda tüm dev kulüpler ciddi altyapı atılımları yapıyorlar, karış karış ülkeyi gezip, mercekle yetenek avlıyorlar. Jimnastik deseniz bu kadar üvey evlat muamelesi görmesine rağmen dünya şampiyonu çıkartabiliyor. Kadın eskrim takımı tüm dünyaya meydan okuyor, İrem Yaman tekvandoda bir marka haline geldi bile. Ali Can, Ecem olimpiyatlarda yelkende madalya favorisi olarak gösteriliyor.

Ama milyarca TL’nin akıtıldığı futbolda yıllardır yurt dışına transfer olan oyuncu sayısının iki elin parmak sayısını geçmeyişini, hadi onu geçtim. Altyapıdan çıkıp süper ligde tutunan oyuncu sayısının bu kadar az olmasını bir türlü anlamlandıramıyorum.

Ya, biz bu çocuklarda bir yerde bir şeyi eksik veriyoruz. Ya da …

Bu lige 30 yaşında veya daha sonrasında gelen çoğu yabancı futbolcu hele etik değerleri yüksek coğrafyalardan geliyorlarsa hep fark yaratmıştır.

Sneijder, Gomis, Ernst,Elmander,Ujfalusi,Podolski,Giunti,Atiba.

Bunlara farklı coğrafyalardan gelen ama istisnai adamlarda eklenebilir.

Hagi,Alex, Drogba,Popescu,Appiah.

Hep şu söylenmiştir.

”Bak adama 33 yaşında nasıl koşuyor. Bir de bizim Tarık’a bak, kıçını kaldıramıyor.”

”Ulan, adam 40 yaşına geldi. Arka direkte top çıkartıyor. Semih hala pozisyon alacak.”

Ve daha nice anektodlar, özdeyişler.

Sonra bunun hemen antitezi öne sürülür. Ama bu heriflere çok para veriliyor. Bunlar yüzünden bizim gençlerimiz şans bulamıyor. Yani misal Beşiktaş’ta Atiba olmasa altyapıdan Veli oynayacak. Galatasaray’da Feghouli olmasa Yunus oynayacak gibi.

Aklıma bunu duyunca hemen artık hiç sevmesem ve Galatasaray’a dönmesine olumlu bakmasam dahi 2006 senesinde oynayan bir çocuk geliyor. O gün sahada fırtına gibi esmiş, ben buradayım demiş, staddaki herkesi mest etmiş, ve forma içinde bir ruh daha bulduğumuzu hissettirmişti bize. Arda’ydı o çocuk.

Var mı altyapılarda o çocuklardan şimdi? Yunus benim bildiğim 3 sezondur A Takım gediklisi. Ne zaman inat etti ben bu takıma gireceğim diye. Her sene başı bir yalan haber. Lazio Yunus’un peşinde. Bırakın kardeşim. Lazio belki Galatasaray’da oynamayan adamı alır ama kendini yırtmayan, parçalamayan, ben buradayım demeyen adamı almaz.

BU BANA YETER diyen adamı almaz. İşte şimdi gençliğin sıkıntısı bu. Ufak bir imalathanede çizim yapan taze mezun mühendisin sıkıntısı bu, fırında hamur karan gencin sıkıntısı bu, forklift kullanan gencin sıkıntısı bu.

Ben teknik müdür olacağım demiyor, ben pastacı olacağım demiyor, ben dozer kullanacağım demiyor. Küçük dünyalar, küçük hayaller, küçük insanlar yetiyor. İşini yapsın, dünyasına dönsün. Sosyal medyada takılsın.

Küçük çevresinde, büyük topçu nidalarıyla karşılanıp yalan baharlar yaşasın. Ve erken pes etsin.

Ama Podolski 30 küsür yaşında hız çalışıyor. Drogba kuvvet antremanı yapıyor. Muslera bacağı kırıldıktan 1 hafta sonra alçılı bacakla toplu çalışmaya başlıyor. Artık kendini kimseye kanıtlamaya ihtiyacı olmayan Messi ve Ronaldo evlerinde özel antrenörlerle yaşayıp, öğlen uykuları uyuyorlar.

Ama gençler, gençlerimiz her şeyleri tammış gibi. Hiç bir şeye ihtiyaçları yokmuş gibi. Kibir dağları üstüne kurmuşlar yuvalarını. Bunun Z kuşağıyla falan da alakası yok. Bu hep böyleydi. Şimdi adı Yunus olsun, bundan önce Muhammet, ondan önce Batuhan, ondan önce Tarık, ondan önce Tanju. Sorun hiç bir zaman olabileceği kadarını olmayı seçmeyen insanlar.

Bu coğrafya ile ilgili sanırım.

Siz benim vizyonumu nereden bileceksiniz?

Öyle değil mi? Aynen bu sözlerle gelmişti Türk spor yönetiminin devrimci başkanı göreve. Daha seçim aşamasında bir rüzgar esmişti ki sadece Fenerlisi değil, Beşiktaşlısı, Galatasaraylısı mest olmuştu. Tam da ülkedeki seçimlerle örtüştüğü için heyecan katlanmış, sanki insanlarda umut artmış. Köhne, iptidai, yoz yönetim bitti. İnsanlar çağdaşlığı hak ediyor ve bu Fenerbahçe ile başladı, zannetmiştik.

Sonra siyasi cephede tokat geldi. Çok geçmedi. Sportif tokat geldi. O günden beri gelmeye devam ediyor.

Ve üzücü olan gelen tokatın sebebi saha sonuçları değil. Uzaklaşılan vizyon, ortaya konacağı düşünülen değerler, hedefler. Kurumsallaşma adı altında inasnlık ve samimiyetten uzaklaşma. Kulübün hakkını korumak adı altında korkunç bir kibir.

Benim hangi takımı tuttuğum ortada. Açıkcası neticeye bakarsak memnun olmamak mümkün değil. Bakıyorum, görüyorum ve biliyorum bunlaradn bir cacık olmaz. Ama bir yandan içim acıyor. Bu futbol kültürünün hep galip çıkması can yakıyor. Hiç mi adam olmaz bu çarkta diyorum. Elbette kusursuzluk mümkün değil ama çaba göstermek mümkün. Bu kadar kör gözün parmağına hatalar neden yapılır?

Sadece bu sezonu örneklendirsek inanın 200 sayfalık roman olur. Dolayısıyla gerek yok ama şunu net söylemek lazım pandemi varolan defoları çok net yüzümüze vurdu. Kim olduğumuzu ortaya çıkardı. Samimiyetimizi, aslında kim olduğumuzu, zaman içinde neye dönüşebileceğimizi bizlere anlattı. Tabii görmek isteyenlere.

Misal

-Hasan Kartal bacağında iki kırık olan bir sporcu için ”Allah’ın sopası yok” dedi.

-Ali Koç Obradoviç’e demir doğramacıda çalışan ama kapris yapan kaynak ustası muamelesi yaptı. Adam ayrıldı.

-Beşiktaş’ta 2 aktif futbolcu testi pozitif çıktı. Daha 1 ay önce atıp tutan TFF ses çıkartmıyor. Futbolcular karantinaya alındı. Diğerleri bugün maça çıkacak.

-Hakem hataları standartsız bir şekilde yapılmaya devam ediyor. Hatayı mazur ve makul görmeyi öğrendik! Ancak iki farklı hakemi de geçtim, aynı hakem aynı kuralı iki farklı maçta farklı hatta aynı maçta iki takım için farklı hatta aynı takımda iki oyuncu için farklı uyguluyor.

-Dünyanın her yerinde olan ama en az uygulanan 6 saniye kuralı bu hafta uygulandı. Tebrikler, doğru karar. Zira aşılan süre +12 saniye. Peki aynı hakem kaç senedir bu konuda aksiyon almamış, 9 senedir. Ayrıca aynı maçta rakip takım kalecisi de süreyi geçirmiş.

-Hatalar her takım aleyhine ve lehine olurken çok garip bir şekilde ligde aleyhine hata yapılmayan tek bir takım var; Başakşehir. Acaba ”hele bir şampiyon olsunlar, şunları Katar’a çakarız. Proje takımı bu” geyiği doğru mu? Zaman göstersin.

-Türk futbolunun şu anki en büyük değeri olan Demiral’ı altyapıda gözünden kaçıran kulüp scout ekibi oluşturmayı bıraktı. Home office çalışarak hali hazırda anlaşma yapmış topçuları şu anda hangi meslek grubuna dahil olduğu belli olmayan abiye aratarak transfer ediyor. Sıkıntı yok. Mehmet Topuz, Ekici, Ozan ve bilumum topcudan alınan verim düşünülünce hayırlı olsun demek lazım.

-Sahaya takım çıkartmak için diploma kiralayan bir büyük kulüp kenarda iki abi, tribünde bir innovatör ve vizyoner ile maça çıkıyor. Sonuç maçtan çıkmayı reddeden topçu onu dövmeye çalışan abi, sahaya dalmaya çalışıp kırmızı kart gören diğer abi, maç sonu röportajında aslında hata yaptık biz kemküm diyen teknik direktör. Vahh ki vahh…

Yani bu süreç bize hiç yaramadı değil. Aslında biz hep böyleydik. Eğer bu corona illeti olmasa muhtemelen parçalı takım tüm ligi silkeleyerek yine şampiyon olacaktı. Ve diğer kulüpler şu an yana yakıla yeni sezonda onları mutlaka şampiyon yapacak kadroları kuruyor olacaklardı.

Ama bu aslında hiç bir şeyi değiştirmeyecekti. Biz bu futbol işini beceremiyoruz.

Yabancı oyuncu saçmalığı

Türk futbolunun bir türlü içinden çıkamadığı onlarca açmazdan biridir, yabancı oyuncu. Ligin başında, sonunda, gol krallığında yabancı bir oyuncu olduğunda, milli takım iyi sonuç aldığında, milli takım kötü sonuç aldığında, 16 yaşında bir türk oyuncu kadroya girdiğinde hep ısıtılır gündeme gelir.

Çünkü türk medyası konu sıkıntısı yaşar. Aslında açık konuşmak gerekirse taraftar sahaya çıkan kadronun yüzde kaçının yabancı olduğunu, kaç tanesinin 30 yaş üstün olduğunu, kaç tanesinin kiralık olduğunu, kaç tanesinin free agent olduğunu bilmez, umursamaz. Taraftar önce arma odaklıdır. Koşan, kayan, kavga eden adam ister. Gol atan, top tutan, itiraz eden , isyankar adam ister. Gerisi hikayedir. İstatistikler teknik adamların, bilançolar yöneticilerin işidir.

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyerek devam edeyim; yerli-yabancı yoktur, iyi-kötü futbolcu vardır.

Eğer bu ülkede Aurelio gibi bir adam milli takıma girmişse çok fazla konuyu eşelememek gerekir. Ne yapmıştır misal Aurelio? Bol geri pas, daha da bol yan pas. Taa ki daha çok yapan Topal gelene kadar. Ülkenin futbola bakışı budur.

Sabri 18 yaşında formasını giymeye başladığı Galatasaray’dan nebze iyileşme ve ilerleme göstermeden ayrılıyorsa yabnacı oyuncunun suçu nedir? Sabri hayatı boyunca Sneijder, Drogba, Kewell, Muslera, Baros, Ujfalusi gibi adamlara kaptanlık yapmıştır mesela komik ve ironik değil mi?

Ya 25 yaşında Semih’e Genç ünvanıyla seslenmek. Necip’ten hala bir şey olmasını ummak. Gencecik bir fidanken Messi nidalarıyla yıkayıp yağladığımız Muhammed’in amatör küme kapısına kadar giden yolculuğu.

Biz çocuklarımızı yabancı rekabetinden kaçırarak başarıya ulaştıracağımızı düşünüyoruz. Öyle mi? Burada takımında alt edemediği, geçemediği adamı milli maçta nasıl geçecek? Tam tersine daha çok kaliteli, güçlü yabancı için şartlar getirilsin. Misal eğer transfer FIFA sıralamasında ilk 15 ülkeden yapılmıyorsa son 2 sene içinde %70 milli maç kotası gelsin. Her kadroya altyapıdan 2 oyuncu şartı gelsin. En az bir tanesinin mutlaka oynama zorunluluğu gelsin. Ama öyle başka yerden geril alınma 26-27 yaşında ( Semih Kaya) değil. 20 yaşında zımba gibi çocuklar olsun.

Mutlaka futbolun akil insanları, bu iş için milyon eurolar alanlar, benden iyi düşünüyorlardır. Sadece bu işi yapıp mandıra filozofluğu üzerinden ahkam kesenlerde cabası.

Benim bildiğim tek şey; tatlı suda yelken yapıp okyanus ötesine niyetlenemeyeceğin. O dalgaları tokat gibi yiyeceksin ki suratına. Zorlukları yaşarken hazır olacaksın.

Mühim değildir.

Oynatamayacaksınız!

İnsan sağlığını hiçe sayıp, kasaya girecek hali hazırda 5 küsür tl’den sabitlenmiş dolarları birinci sıraya koyup futbol oynatamayacaksınız.

Aslında sizinle empati yapmak lazım. Emir kulusunuz. Halkın meşgul tutulması lazım. İnsanlar aç, çoğu işsiz, para yok, sokağa çıkamıyor, kahve yok, hatta berbere bile gidemiyor gönlünce. Bir de ellerinde onlarca yıldır halkların afyonu futbolu alırsan ne olur?

Soru sorar? Bu da yetmez. Cevap arar. Verilen cevaplarla yetinmez. Daha fazlasını arar. Göbeğini kaşımayı bırakır, durumları kaşımaya başlar. Mazallah, istenmez böyle şeyler.

Oynat sen futbolu, güzel müteahhit.

Ama hayır! Yüzlerce, binlerce insan hiçe sayılamaz. Bu insanların bir şekilde üye oldukları, aidat ödedikleri dernekleri, meslek odaları biat etseler de, omerta içinde uykuya devam etseler de ortak sağduyu diye bir gerçek var. Ve GERÇEKLERİN ORTAYA ÇIKMAK GİBİ BİR HUYU VAR.

Bak, Fenerbahçe’de sağlık çalışanında virüs çıktı. Bak Beşiktaş’a bak Ankaragücü’ne. Yarın Galatasaray, Hatayspor, Altay, Eskişehir, Alanyaspor’da olmayacağının garantisini kim verir?

TFF tabii hemen açıklama yaptı. Zaten aslında 12 Haziran dışında 7 tarih daha belirlemişler. Diğer ülkeleri gözlemleyeceklermiş. Yahu TFF bu ülkenin Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu dedi ki; Biz karışmayız, bunlar kendi kendilerine karar verdiler. Sen daha ne söylüyorsun. Değil 7 , 17 tarih belirlesen ne olur? 17 senaryon daha olsa ne olur? Sen yok hükmündesin.

Son söz;

Bu ülkede bu sezon futbol bitmiştir.

Önümüzdeki sezon ne zaman başlar, meçhuldur.

Ayrıca şu anda hiç mühim değildir.

FUTBOLSUZ AMA İNSANCA

Uzun zamandır yazmıyorum. Çünkü futbol yok, demeyeceğim. İçimden gelmiyor. Pek çok şeyi yapmak istemediğim gibi yazmak eylemi de bana hiç çekici gelmiyor. Bu arada mızıka çalmaya başladım, bir hayvan sahiplendik ailecek. Yani hayat dair boş değilim. Ama yazmadım.

Bugün yazmaya karar verdim. Çünkü insanların daha doğrusu bu show business içindeki elemanların saplantıları beni yazmak zorunda bıraktı.

Futbol neden hala oynanmadı?

Tüm dünya olarak işi gücü bıraktık, buna odaklandık. Sağlık sistemi nasıl çöktü? Hastaneler neden yetersiz kaldı? Neden 5000 kişiye sadece 0,4 doktor 0,6 hemşire düşüyor? Ambulans sayıları neden yetersiz? Solunum cihazlarının üretimi nasıl hızlandırılır? gibi soruları veya Eğitim alanında sürdürülebilirlik nasıl sağlanacak? Çocuklar bu kayıp veya nispeten daha az verimli günleri nasıl telafi edecek? Ölçme ve değerlendirme modelleri nasıl olacak? gibi soruları ve sorunları bıraktık öteledik. Tüm dikkatimizi 1 top ve gladyatörlere çevirdik.

Arkadaş neymiş bu futbol?

Eyyy tüm yetkili kurumlar,

İşinize gelince gol atmak yerine sakatlanan rakip oyuncu için topu taca atan sporcuya fair-play ödülü veriyorsunuz. Ama iş zora gelince sponsorluklar kilitlenince, yayın gelirleri gidince, tribünler boş çekince, forma satmayınca tüm paydaşlar içinde emektar kesimi sahaya sürmeye çekinmiyorsunuz.

Herhangi bir lig maçında, seyircisiz dahi olsa sporcu, teknik kadro, idari ve sağlık ekibi, yayın ekibi, kolluk kuvvetleri, federasyon vs. derken toplam 2000-2500 kişi görev alıyor.Bu insanlar maç sonu eve gidecek, asgari 3 kişi ile sosyalleşecek. Devam eden hesabı yapmaya gerek yok sanırım.

Bu risk alınır mı?

Ben tüm karar vericilere soruyorum.

100 kişilik bir gruptasınız. Ve yukarıdan sadece birinizin başına içinde corona virüs bulunan bir tüp düşecek. Ölüm riskiniz %10. Hangi karar verici o yüz kişiden biri olmayı kabul eder? Bence de. O zaman lafı uzatmaya gerek yok.

Herkesin eşit derecede yaşam hakkı olduğunu unutmadan, futbolda alınacak önlemin sadece tribünde seyirciden ibaret olduğunu unutmadan, acele etmeden, sağduyu ile, sabır ile bu süreci yaşayacaklar.

Evet futbolsuz ama insanca…

Üzüm zamanı

İnsan kocaman bir sınavdan geçiyor. Her birey kendi çapında veriyor sınavını. Örneğin ben kendi ölçeğimde bir baba,eş,ağabey,dost,arkadaş,profesyonel bir yönetici ve bir vatandaş olarak vermekteyim bu sınavı. Benim ölçeğim ve sınırlarım belli.

Kimileri bu durumda daha dar bir alanda. Kimileri ise ülke yönetme ve daha hayati kararlar alma durumunda. Hatta kimileri can kurtarma ve başka insanların hayatı için kendi hayatlarını riske atmak durumunda.

Bu döngü elbette sonlanacak. Ve geri dönüp baktığımızda bu kaos ve karmaşa dönemi son bulduğu zaman gördüğümüz tablo bize sadece hüzün verecek. Yitirilenler anılar kasasına dolmuş olacak. Bu günlerin bize artı olarak katabileceklerine insan oğlu şu anda kendini kapatmış görünüyor.

Daha çok içimizdeki canavar çıkıyor ortaya. Yada daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim gibi belki daha çok sattığı için kötüler haber oluyor.

Şurası kesin ki hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Artık belki para taşımayacağız. İnsanlar birbirine dokunmayacak. Bankalarda şube devri sona erecek. Uzun zamandır yapılabilecek ama işsizlik kaygısı sebebiyle yapılamayan geçiş belki bu bahaneyle yapılacak ve tamamen elektronik bankacılık sistemine geçilecek.

Sanayide ise artık personel istihdam etmek mayın gibi. Bu devirde korkunç bir yük ve sorumluluk. Üstelik devletten destek yok. Eğer 4.0’a geçiş yapamayacaksan…

Dersliksiz eğitim…

Dışarıda yemek yemeye son. Herkesin göz bebeği kafe açma olayı artık bitti.

Artık devasa stadyumlarda maç bile seyredilemeyecek belki.

Duygusal zeka önem kazanacak.

Belki yeni dinler ve peygamberler.

Yeni akımlar.

Bilemiyorum…

Hayata dair onlarca değişiklik. Ya sonra?

Sahi deseler ki artık bitti. Corona kalmadı. Yendik. Aşı bulundu. Kim gidecek gönül rahatlığıyla maça? Hangi ebeveyn gönderecek çocuğunu okula içine sinerek? Ellerini yıkamaktan yara olmuş biri olarak ben buna olumlu cevap veremiyorum. Bana hiç bir zaman o amerikan sinemasının felaket filmleri bu kadar yakın gelmemişti. En korkuncu da hastalık değil. En korkuncu bir paket bez/makarna için birbirini ezen insanlar.

Ama güzelliklerde var. Kazanımlarda olabilir bu süreçte. Mesela ev ev dolaşan zabıtalardan pazarda adres ve tezgah söyleyerek yarım kilo taze fasulye isteyen yaşlı amca, yine kapısına gelen jandarmaya ”Oğlum, bu zamanda geldiniz ama üzüm zamanı da gelin. Sizi eli boş gönderdim.” diyen yaşı teyze.

Veya hobi edinenlerin sayısındaki artış. Misal maket ve enstrüman satışları artmış. İnsanlar evde oturdukça sanki tablete daha çok yapışacaklarına hep kötü haber ve dehşetten kaçınmak için hayatı yeniden keşfetme serüvenine çıktılar.

Günlerin bize ne getireceğine daha önce yaşanmışlıklarımızın bize kattıkları karar verecek. Bizleri olduğumuz kişi yapanlar.

Üzüm zamanı görüşmek üzere…

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın