Ben o zaman gençtim ve taraftarlığımın en koyu zamanlarını yaşıyordum. Tuttuğum takıma birileri bir şey dediğinde köpürüyor, karşısında durup ona bir cevap vereni de delice destekliyordum.
İşte o zamanlarda bir adam vardı. Bir hakem eskisiyle televizyon ekranlarında program yapıyordu. Bu kadar mı zıt iki karakter olur? Bir tanesi rengarenk gömlek, kazak kombinleri ve fularlarıyla bir beyefendi Hıncal Uluç ve Erman Toroğlu.
Zaten Erman Hoca en sevdiğim futbolcu Okan’ın bacağının kırılmasının müsebbibiydi. Öyle düşünürdüm yani. İnsanın zihinsel evrimi için onbinlerce yıla gerek yok. Sadece resme dışarıdan bakmak gerekli.
Aradan yıllar geçti. Dedim ya oyuna bakışım değişti ve gelişti. Empati kurmaya başladım. Sahadakilerle ve her şeyden önce karşı tribündekilerle. Sonra evlilik ve çocuk ve haftasonları için başka güzellikler.
Ama bu iki zat televizyon kanallarında yerlerini hep korudu. Ancak bir farkla biri evrildi, olumsuz yönde. Bence elbette. Artık o salon beyefendisinin yerinde başka bir adam oturuyor. Evet yine renkli gömlekler ve fularlar var ama eskisi gibi havalı değil. Albenisi yok. Cıvıl cıvıl değil. Kahkahalar şen şakrak değil. Çünkü sevmiyor artık.
Sanki kimseyi sevmiyor. Her söylemi nefret dolu. Sürekli olumsuz eleştiri içinde. Onun dışında herkes yanlış biliyor. Herkes sahtekar. Tüm teknik direktörler iş bilmez, oyuncular numaracı. Zaten artık Galatasaray’ı da tutmuyormuş. Onun tuttuğu takım bu olamazmış falan.
Her sene bir lise edebiyat kitabından alıntı yaptığı kısa bir öyküyü okurum boğazım düğümlenir. Saat kordonu ve tarağın öyküsü. Bilen bilir. Bu sene o bile heyecanlandırmadı beni. Çünkü biliyorum bu öyküyü o sayfaya koyduran artık aynı sevgi dolu insan değildi.
Nefret bir bedende çok fazla barınmamalı, sadece bunu biliyorum. Uzun süredir yaşadığım pek çok olaya kimilerine göre sessizliğim kimilerine göre vurdumduymazlığım bu yüzden. Ne unuttum ne affettim. Sadece nefret etmeme hakkımı kullanıyorum.
Sevmese bile insanoğlu, sevme hakkı saklı kalmalı.