50 saniye…

Geçtiğimiz hafta bir helikopter kazasında hayatını kaybeden Bryant’la birlikte yaşayan efsaneler takımı efsaneler takımına bir transfer daha gerçekleştirmiş oldu.

Elbette bu zamansız ölüm tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de geniş bir yankı buldu. Kobe’nin bu zamana kadar pek anlatılmayan yüksek sporculuk ahlakı ve insani yönleri, daha iyi olabilmek için adanmışlığı yazıldı, çizildi.

Hatta zamanında doping yüzünden tarihi cezalar alan TBF başkanımızın dahi Kobe’ye karşı oynadığı maçlar, hatta yaptığı muhteşem blok anlatıldı. ‘Bravo Hido!’ demeyi atlamayalım.

Neticede her ölümün arkasından yangın yerine döner ortalık ama köz hep düştüğü yerdedir. Hayat devam eder, ama sadece birileri için.

Neyse, konumuza gelecek olursak eğer. Yabancı ülkeler her daim örnek sporcular çıkartabilirken, gençlerini, amatörlerini bu ilham kaynaklarıyla motive edebilirken biz nasıl oluyor da sonsuz bir kuraklığın içinde debelenip duruyoruz.

Yurtdışında genç sporcuları her spor dalında motive eden, ileri iten bir figür mutlaka var. Bunlar sadece çok para kazanmıyorlar. Hatta bazıları profesyonel sporlarla bile ilgilenmiyorlar; uzun mesafe yüzücüleri, kaya tırmanıcıları, yelkenciler, snooker sporcuları, atletler, voleybolcular vs.

Hepsi alttan aynı branştan ve farklı branşlardan gelen çocuklar için birer ışık ve aşılması gereken birer çıta olarak duruyor önlerinde.

Peki ya bizde. Kadın Voleybol sporcularımız hariç örnek verebileceğimiz bir tek takımımız var mı? Örnek verebileceğimiz kaç sporcumuz var? Olanlara medyanın ilgisi ve halka tanıtım katkısı nedir?

Mesela kaç çocuk hatta yetişkin tanır Ali Can’ı , Ecem’i  veya İbrahim’i veya İrem’i?

Bunlar belki ancak 3-5 sene Survivor’da tanınırlar ülkemiz tarafından aynı Derya Büyükuncu gibi.

Ama herkes Arda’yı tanır, hatta barda dövdüğü şarkıcının kolundaki dövmeyi bilir. Hastanede ateşlediği silahın bilmem kaç mm’lik olduğunu bilir. Caner’in kaç beygir araba kullandığını, Lemina’nin kız arkadaşının saç rengini, Emre’nin kaç tane arabası olduğunu bilir.

Çünkü satan budur. Çünkü halka ne verirsen onu alır. Ve kalitesizlik ucuzdur. Bunları haber yapmak için kaliteli haberciye ihtiyaç yoktur. Takip etmek gerekmez. Bu haberler için çabaya ihtiyaç yoktur. Sadece gece kulüplerinin önünde olmak yeterlidir. Hatta biraz şansın varsa, biraz burnuna girersin adamın kameranı kırar ve alsana bir maaş ikramiye.

Ama diğeri emek ister. Tek bir olimpiyat kotası için 7 yaşında başladığı sporda 15 yıl boyunca haftanın 6 günü sabah 6’da suya çıkan 8 saat sırılsıklam vaziyette rüzgarı göğsüne yiyen o çocuğun hikayesini, her gün, her hafta onu antrenmana taşıyan ailesinin, antrenörünün hikayesini dinlemek ve sayfalara aktarmak kolay değildir. Çaba ister, yürek ister, empati gerektirir.

O yüzden kimse bilmez Ali Can ve Ecem’i.

O yüzden bilmezler Türk kadınının en güzellerinden İrem’i.

O yüzden anlamazlar İbrahim’in 50 saniye için 19 sene çalışmasını ve arkasındakileri.

İnsan anlamadığı bir şeyi aktaramaz, anlatamaz.

Bizlerin spor ekranlarında çirkinliklerini gördüğü, magazin ekranlarında olaylarını takip ettiği sporcular ise hayatın doğal akışında olması gereken şeydir, ötesi değil. Her insan aynı eğitimi almaz, aynı ortamda büyümez, aynı şeylere aynı tepkileri vermez. Farklıdır insanoğlu. Güzel olan budur zaten.

Yabancı ülkelerde spor kahramanları var konusuna dönecek olursak eğer, onların hepsi kahraman mı? Elbette hayır. Ancak kahramanlara en az skandallar kadar yer vermeyi biliyorlar ve ileri gitmenin yolunun iyiyi yüceltmekten geçtiğini çoktan öğrenmişler.

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın